\\\\\\\\\"\\\\\\\\\"
En son ne zaman dışarı çıktınız bilmiyorum. Ama kalabalık bir alışveriş merkezinde mutlaka sağınızdan solunuzdan geçen; her birinin, insanda farklı hikayeler çağrıştırdığı, farklı düşüncelere sürüklediği onlarca insan görmüşsünüzdür. Kimi çok gösterişli, çok güzel giyimli. Kimi yanındakilerle neşeli, koyu bir sohbete dalmış. Kimi telaşlı, aceleyle bir şeylere yetişmeye çalışıyor. Kimi kendini bir telefon konuşmasına kaptırmış, etrafta olup bitenleri görmüyor bile.
Bazen de aynı şey arabayla giderken olur. Yanınızdan geçenlere kimi zaman istemeden de olsa gözleriniz takılır, bakarsınız. Ve bakar bakmaz, hiç tanımadığınız bu insanlar hakkında hızlı bir kanaat edinirsiniz. Kısa bir göz çarpmasıyla bile, ahlakı, kişiliği, yaşantısı, ruh hali hakkında hemen bir resim çizersiniz aklınızda.
Kimi zaman da bir eğlence mekanından dağılan insanlar, büyük bir kalabalık halinde, neşe içinde, coşkulu bağırtılı konuşmalarla her biri birbirinden gösterişli arabalarına binip orayı terk ederler.
Bazen televizyonda gördüğünüz bir eğlence programının kalabalık seyirci grubunun topluca coşkusuna şahit olursunuz. Oscar törenleri, müzik ödülleri, talk-show’lar, yarışma programları, dans ya da müzik yarışmaları hep bu hayat dolu, canlı ruhu yansıtır ekranlardan...
Ve tüm bunlar uzaktan seyredildiğinde, pek çok insana çok cazip gelir. Oradaki neşeyi, heyecanı, hayat dolu, aktif ruhu kendisi de yaşayabilmiş olmayı insanlar özlem ve hayranlıkla izlerler.
Gerçekten de uzaktan bakıldığında nasıl da canlı, diri, hayat dolu, hareketli görüntülerdir. Bir an olsun bile insanın aklına, bu insanlar arasında “yaşarken ölmüş” kimseler olabileceği gelmez.
Oysa işte dünyada gördüğümüz bu son derece normal insanlar arasında, aslında hiç fark etmediğimiz “ölü” kimseler de vardır.
Bu insanlar da diğer herkes gibi bir hayat sürerler. Hepimiz gibi yer, içer, uyur, çalışır, eğlenir, konuşur, gezerler. Normal bir insan ne yaparsa onlar da aynı şeyleri yaşarlar.
Onları farklı kılan özellikleri ise, “ruhlarının boşalmış”, ‘ölmüş’ olmasıdır.
Ama bir ölüden beklenmeyecek şekilde de, tüm güçleriyle dünyaya sarılmışlardır. Yüzleri olanca enerjileriyle güler. Kıyafet, araba, bakım, süs, yeme içme, gezme gibi, akla gelebilecek dünyaya dair her türlü imkan ve aktiviteye can havliyle sarılırlar. Yaşamı biraz olsun hissedebilmek içindir tüm bu harcadıkları efor. Biraz olsun mutlu olabilmek, biraz olsun sevgiyi tadabilmek, biraz olsun “yaşayan insanların neşesinden, hayatından bir tat da onların alabilmesi içindir”. Ama bu, nafile bir çabadır.
Ne yaparlarsa yapsınlar, “birazcık dahi de olsa, yaşadıklarını hissedebilecekleri” gerçek yaşama dokunamaz; canlılığın, var olmanın tadını alamazlar.
Kimdir peki bu insanlar? Nasıl bir insan türüdür onlar? Bu halde nasıl yaşamlarına devam ederler? İşte insanların büyük çoğunluğunun yanlarından geçerken hiç farkına varmadığı, teşhis edemediği, anlamadığı bu insanlar “ruhen ölmüş insanlar”dır.
Allah Kuran’da onları, “Dünya hayatında tüm zevklerini ve güzellikleri tüketip yok edenler” diye isimlendirmiştir:
"İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) 'SİZ DÜNYA HAYATINIZDA BÜTÜN GÜZELLİKLERİNİZ VE ZEVKLERİNİZİ TÜKETİP-YOK ETTİNİZ, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün   alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız." (Ahkaf Suresi, 20)
 
Bunlar, ruhlarında var olan tüm güzellikleri, zevkleri, sevgiyi, mutluluğu, yaşama sevincini, neşeyi, heyecanı, coşkuyu, ümidi yitirmiş insanlardır. Ve bu duruma karşı umursuz da değillerdir. Ne hale geldiklerinin çok iyi farkında olmalarından dolayı da çektikleri acı ve ızdırap daha da artar.
Dünyayı en çok seven, yaşamayı, hayattan tat almayı en çok isteyen onlar olduğu halde; bu güzelliklerin ellerinden kayıp gittiğini görmeleri bu acıyı çok daha da artırır.
Bizim bu insanlara karşılaştığımızda gördüğümüz o hayat dolu, canlı, aktif insan modeli ise, sadece bir aldatmacadan ibarettir. Hayatlarının tamamını usta bir oyuncu gibi, mutluluk rolü yaparak geçirirler.
Hemen her gün akıllarında da, dillerinde de "bıktım artık yaşamaktan", "hiçbir şeyden zevk alamıyorum" “hayatın anlamı kalmadı” sözleri vardır. Hatta kimileri yaşadıkları bıkkınlık, bezginlik ve mutsuzluk nedeniyle sık sık ölmeyi, intiharı düşünür.
Böyle bir aşamaya gelmiş insanların bir türlü anlayamadıkları da, neden bir kurtuluş yolu bulamıyor olduklarıdır. Oysa ki yaşadıkları bu derin yokluğun, acının ve kısır döngünün tek sebebi, gözlerini gerçeklere, kalplerini de Allah sevgisini kapatmış olmalarıdır. Yoksa kurtuluş çok kolay ve sadece bir an meselesidir.
Allah bu gerçeği Kuran ayetlerinde şöyle haber vermiştir:
“... Onlar Allah'ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır.” (Tevbe Suresi, 67)
 “Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 19)
 
Onlar Allah’ı unuttukları için Allah da onlara böyle bir karşılık vermiştir. Allah’ın yarattığı bir varlık, Allah’tan yüz çevirirse; ancak Allah’ın sahip olduğu ve ancak Allah'ın kendisine verebileceği güzel duyguları, Allah’tan bağımsız olarak yaşayabileceğini nasıl düşünebilir ki zaten? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir ki?
İşte ama bu insanlar, dünyanın tüm güzelliklerinin Allah’a ait olduğunu düşünmedikleri için, bunları kazanmanın da, yine ancak Allah'ın vermesiyle olabileceğini anlayamamaktadırlar. Bu nedenle de gözleri kör, kalpleri mühürlü, yollarını kaybetmiş, acı içerisinde, yanlış odaklarda dolaşarak bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadırlar. Allah onların bu durumunu ayetlerde şöyle haber vermiştir:
“Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.” (Nahl Suresi, 108)
“... Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler...” (Araf Suresi, 179)
Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler. Onları sana bakar (gibi) görürsün, oysa onlar görmezler bile. (Araf Suresi, 198)
 
Asıl hedefleri dünyanın nimetlerini kazanmak olan bu insanlar, kimi zaman bu isteklerinin tamamını elde ederler. Çünkü Allah ayette “Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin ihsanından 'arttırarak-veririz.' Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir.” (İsra Suresi, 20) diye bildirmiştir. Ancak sahip oldukları bu dünya metaının hiçbiri onlara aradıkları zevk, mutluluk ve huzur hislerini tattırmaya yetmez; onları “yaşayan ölüler” olmaktan kurtaramaz.
Ruhlarındaki boşluk ve karanlık ile, ellerindeki bu nimetlerin zevklerini, tadını çoktan tüketmişlerdir. Allah’tan, imandan uzak yaşamaya devam ettikçe, ömürlerinin geri kalan kısmını da bu yitirmişlik, boşluk, karanlık ve ruhsuzluk içerisinde geçireceklerdir. Dünyanın en muhteşem nimetleri içinde bile olsalar, hayatlarına her zaman bıkkınlık, bezginlik, boşluk ve yoksunluk hakim olacaktır. Günler, aylar, yıllar geçecektir, ama onlar çevrelerinde var olan sayısız güzellikten gereği gibi zevk alamayacaklardır. Ve yaşadıkları sıkıntı sadece bu dünya hayatıyla da sınırlı kalmayacaktır.
Yaşarken adeta bir ölü gibi olmaktan kurtulabilmelerinin tek bir çözümü vardır: “Allah’ı çok sevmeleri; kalplerini, kendilerini, sahip olduklarını yaratan Tek Güç olan Allah’a açmaları...”
Bunu yaptıkları takdirde, dünyanın hiçbir maddi nimetine sahip olmasalar bile, ruhları coşkuyla canlanacak, sevinç, neşe, mutluluk, huzur, sevgi hayatlarına hakim olacaktır. Allah bunu vadetmiştir ve Allah vadinden dönmeyendir:
"Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97)
 
 
   gulgungoktan@gmail.com
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×